bursa escortbeylikdüzü escortbursa escortistanbul escortbursa escortistanbul escortmersin escort bayanescort kayseriafyon escortescort bayan bursaeskişehir escortatasehir escort bayanizmir escorterotik film izleerotik film izleporno

Davranışçı Psikoterapi


Yukarıda insanın ruhsal yapısını kabuklar halinde iç içe geçmiş bir meyveye benzetmiştik. Buna göre meyvenin en dış kabuğuna, davranışçı şartlanmalar veya sosyal öğrenmeler; ikinci katmana bilgi işleme süreci veya bilişsel alan; üçüncü katmana ise dinamik katman diyebiliriz. Çekirdek bölümüne ise varoluşçu öz diyebiliriz. İnsanın bütünü bu katmanların bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Bir parçayı diğerinden ayırmak mümkün değildir. İnsan yalnız başına ne davranış, ne düşünce, ne duygulanım, ne de hissediştir. İnsan bunların hepsinin belirli bir ahenk ile dizaynından oluşmuş bütüncül ve muhteşem bir varlıktır. Çocuğun gelişim evrelerinde izlediğimiz, somuttan soyuta doğru modellemeden iradi tercihe, iradi tercihten idrake kadar geçen yelpazeyi bu dört katman içinde görmek de mümkündür. En dış katmandaki, yani kabuktaki davranışlarımız, dışarıdan gözlemlenen eylemlerimizdir. İnsan hakkında fikir yürütebilmek, bir kanaat sahibi olabilmek ve o insanı anlamlandırabilmek için öncelikli olarak onu gözlemlememiz gerekir ki, psikolojinin en önemli araştırma yöntemlerinden birisi de gözlemdir. Gözlem altında tutulan bir insan bir takım davranışlar yapar. Bu davranışların neler olduğu, nerelerde ortaya çıktığı ve nelere neden olduğu gözlem esnasında tespit edilebilir. Ancak bu davranışların arkasında yatan zihinsel mantığı, gözlemleyerek keşfedemeyiz. Gözleme dayanan psikolojik yaklaşımın zaten böyle bir iddiası da yoktur. İşte insanı gözleme dayalı olarak inceleyen bu anlayış insanın davranışlarını temel inceleme konusu olarak ele almaktadır.

Davranışlar öğrenilme, modelleme ve taklit yoluyla elde edilen ve tekrarlanmaları oranında da refleks haline gelen özelliklerimizdir. Toplum içerisinde normal bir şekilde varlığımızı sürdürmeye yarayan davranışlarımız, bizim toplum ile bir uyum içerisinde var olmamızı temin eder. Bazı davranışlarımız, rahatsızlık verici ve huzursuz edicidir. Bu tip davranışlar bireyin bireysel mutluluğunu engelleyen, ailede ciddi sıkıntılara neden olan ve toplum içerisinde varoluşunu gerçekleştirmesini engelleyecek şekilde de ortaya çıkabilir ki, bu durumda bir rahatsızlıktan, bozukluktan veya hastalıktan söz edilebilir. İşte bu durumda bireyin mutluluğunu engelleyen veya toplum içinde sıkıntı yaratan davranışlar terapinin konusu haline gelir ve tedavi edilmesi gerekir.

Kişiyi rahatsız eden bu davranışların nasıl tedavi edileceğine dair davranışçı bir takım tedavi teknikleri geliştirilmiştir. Davranışçı tedavi teknikleri bireyin yanlış ve hatalı olan davranışlarını düzeltmeyi amaçlar. Bunu sağlayabilmek için de bir davranışın nasıl oluştuğunu izah etmek durumundadır.

Davranışçı teorisyenlere göre, bir davranış ya aile içerisinde modellenen taklit ve öğrenme ya da toplumsal yapı içerisinde sosyal bir öğrenme şeklinde tezahür eder. Birçok davranışımız, deneme-yanılma yoluyla elde edilmiş davranış şeklidir. Birçoğu da sorgulanmadan, deneme-yanılmaya tabi tutulmadan diğer bireyleri gözlemleyerek edinilmiş davranış kalıplarıdır. Davranışların oluşumu, dıştan bakıldığında basit, açık ve net olarak gözükebilir. Davranışların içeriğine girdiğimizde ise oluşum süreçlerinin o kadar da basit olmadığını görmekteyiz. İlk etapta davranışlar anne-babamızdan öğrendiğimiz, modellediğimiz şekliyle var olurlar. Daha sonra bireysel uygulamalarla deneme�yanılma yöntemleriyle hangi davranışların bize haz verdiği ve hangilerinin sıkıntı yarattığını ayrıştırırız. Haz veren davranışlarımız pekişerek refleks halini alırken, sıkıntı veren davranışlardan kaçınır ve kaçınmaya da devam ederiz.

Davranışlarımızı temelde iki kategoride ele alabiliriz: Yapılanlar veya yapılmayanlar, ya da, savaşılıp üzerine gidilenler veya kaçınılanlar. Bir başka deyişle, yapıldığında haz veren davranışlar ve yapıldığında sıkıntı veren davranışlar. Belirli ortam, zaman ve mekânda duruma göre yapılması veya yapılmaması tercih edilen davranışlar da mevcuttur. Bunlara da durumsal davranış demek uygundur. Bu bağlamda davranışların bizim konumuz olabilmesi için içinde bir patoloji içermesi ve kişinin bundan muzdarip olması gerekmektedir. Psikiyatrik olarak herhangi bir klinik tabloya baktığımızda kişinin dıştan görünüşüne göre jest, mimik ve hareketlerinin yapılanması bizi birey hakkında bir kanaate ulaştırabilir. Kişinin jest, mimik ve hareketleri ve hatta konuşması bir mutluluk tablosu çizebildiği gibi bir mutsuzluk tablosu da çizebilir.

Psikiyatrik bir şikâyet nedeniyle bize müracaat eden hastamızın tedavisinde, davranışçı bir ekole mensup bir hekim gibi bir yaklaşım sergileyeceksek bütün klinik tabloyu bu bağlamda ele almamız gerekir. Buna göre, duygu durum bozuklukları, anksiyete  bozuklukları, somataform bozukluklar, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, cinsel sapmalar ve kişilik bozuklukları da aynı perspektifte değerlendirilerek ele alınır. Bu klinik tabloları yaratan temel mekanizmanın, kişinin bireysel deneme-yanılma yöntemleri veya sosyal öğrenmeleri sonucunda hatalı öğrenmelerle ortaya çıktığını iddia edilir. Bütün bu klinik tablolarda birey bir yerlerde hata yapmış veya sosyal öğrenmede çarpık öğrenme nedeniyle hatalı süreçleri pekiştirerek getirmiştir. Her tekrarlanan eylem de pekişerek devam etmiştir. Bu durumda hatalı davranışlar meydana gelmiş, bu da klinik bir tabloya neden olmuştur. Hekimin görevi, klinik tabloya egemen olan bu pekişmiş ve öğrenilmiş hatalı davranışları tespit ederek bunları değiştirmeye çalışmaktır.

Davranışlar, sadece çıplak öğrenilmiş süreçler olmayıp çeşitli ortam ve nesnelerle ilişkilendirilmiş koşullu uyaranları barındıran bir zincirin halkaları şeklinde de ortaya çıkabilir. Görünüşte çok mantıksız ve anlamsız gelen bir takım davranış örüntülerinin geri planında, bu tip bir koşullanmanın olduğu tespit edilmiştir. Pavlov'un hayvanlar üzerinde yaptığı koşullu refleks oluşturma mekanizmalarıyla başlayan davranışçı bilimsel araştırmalar bugün insanın birçok davranışının, farkında olarak veya olamayarak, bu tip koşullu şartlanmalardan oluştuğunu bize göstermektedir. Anksiyete bozukluklarının, yeme bozukluklarının, cinsel işlev bozukluklarının birçoğunda bu tip koşullu şartlanmaların varlığı ispat edilmiştir. Bebek iken beyaz bir tavşanla korkutulan ve tavşana her yaklaştığında gürültülü ses ile uyarılan bir bebek sonraki dönemlerde takip edildiğinde beyaz tavşanlardan hep korktuğu gibi beyaz tavşanı simgeleyen beyaz sakallı yaşlılardan da korkmuş ve kaçınma davranışı sergilemiştir.

Ölümcül bir trafik kazasından kurtulan birisi, daha sonra taşıtlara binmemek gibi kaçınma davranışı oluşturabilir. Gittiği herhangi bir mekândan bir enfeksiyon kapan birisi, daha sonraki dönemlerde enfeksiyon riskini azaltmak için aşırı temizliğe yönelebilir. Bunlar, koşullu uyarılara bağlı gelişmiş olan bir takım refleks kalıplarıdır. Kişi oluşturmuş olduğu bu tip davranışlarından şikâyetçi olarak hekime başvurduğu takdirde davranışçı tedavi teknikleriyle iyileştirilebilir. Klinik çalışmalarımızda bize müracaat eden hastalarımızda problemin kaynağında koşullu veya koşulsuz şartlanma olduğunu düşündüğümüz hastalarımızın tedavilerinde davranışçı tedavi stratejilerini uygulamaktayız.

Davranışçı tedavi yaklaşımları davranışı düzeltmeyi amaçlar. Davranışın oluşumunu belirleyen zihinsel süreçler, dinamik çatışmalar ve/veya varoluşsal kaygılar davranışçı tedavi ilkeleri açısından dışlanır. Özellikle Rus fizyologlar tarafından insanın zihinsel yapısını açıklamaya yönelik olarak yapılan çalışmalarda davranışsal süreçler temel süreçler olarak alınmıştır. Rus bilim adamları insanın beynindeki zihinsel süreçleri, iki temel gücün karşılıklı savaşı olarak izah etmeye çalışmışlardır ki bu savaş, hedefe yönelik aktive edici güçler ile onu engelleyen ketleyici güçler arasındaki bir savaştır. Refleksler hem aktive etme hem de ketleme anlamında beyinde oluşturulmuş zihinsel ve nöronal şablonlardır. Davranışlar da bu bağlamda zihinsel ve nöronal şablonlardan ibarettir. İnsan şartlanmış reflekslerden oluşan bir mekanizma gibidir. Bu şartlı reflekslerin oluşabilmesi için uyarıcı etki beyinde refleks merkezine ulaşması ve uyarıcıya bağlı tepkinin meydana gelmesi gerekir. Bu bir refleks arkıdır. Uyarıcı etki etraftaki birçok nesne ile ilişkilendirilerek ikili, üçlü ve daha çoklu koşullu refleks zincirleri meydana getirilebilir. Bu şekilde bir uyarıcıyı başlatan etken ile sonuç arasında direkt bir ilişki varken zamanla koşullu uyarılara bağlı, uyarıcı etkiyi oluşturan etkenin yanında onunla ilintilendirilen her türlü nesne (eşya, ses, renk, görüntü, zamansal kesit, duygulanım vs.) bu şekilde koşullu bir uyaran haline dönüşebilmektedir.

Görünürde hiç bir alakasının olmadığı düşünülen bir koşullu uyarıcı etki, alakasız bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak tablo incelendiğinde şartsız uyaranın yanında onunla eşleşmiş şartlı uyaranlar zincirini bulmak mümkündür. Beynimizdeki milyarlarca uyarıcı etkinin belirli bir ahenk içerisinde 'hazza ulaşmak ve elemden kaçmak' temel prensibi perspektifinde bir yapılandırma süreci içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bizi hazza ulaştıran refleks arkları pekişerek kalıcılığını sürdürmekte; bize elem ve sıkıntı veren refleks arkları ve bunlarla ilintili şartlı uyaranlar negatif refleksler doğurduğu için bunlardan kaçınma davranışları sergilemekteyiz. Normal bir insanın davranışlarına baktığımızda davranışlarını aşağıda sunduğumuz gibi bir tablo halinde görmek mümkündür.

1. Bir eyleme yönelirken yapılması gereken nötr davranışlar: Yürümek, konuşmak, bakmak, araç kullanmak vs.
2. Yapıldığında haz veren davranışlar: Cinsellik, okumak, yazmak, seyretmek, müzik dinlemek vs.
3. Yapıldığında sıkıntı veren davranışlar: Devamlı çalışmak vs.
4. Yapmaktan kaçınarak haz aldığımız davranışlar: İşe gitmemek, sorumluluk altına girmemek.
5. Kaçınarak sıkıntı duyulan davranışlar: Sınava girmemek.
6. Yapıldığında hem haz hem elem veren davranışlar.
7. Kaçınıldığında hem haz hem elem veren davranışlar.
8. Hastaya haz verdiği halde patolojik diye tanımlanan davranışlar
9. Hastaya elem verdiği halde normal olan davranışlar.

Psikoterapi amacıyla bize başvuran hastalarımızda davranışçı bir tedavi yönteminin uygulanmasının uygun olacağını düşündüğümüzde bireyin davranışlarını incelememiz ve bu durumda yukarıdaki tabloyu göz önüne almamız gerekir. Bireyin olgun ve normal davranışları terapistin ilgi odağı değildir. Burada bireyi rahatsız eden ve/veya klinik açıdan patolojik olduğu bilinen davranışların düzeltilmesi hedeflenir. Bunun da ötesinde bireyin tüm davranışları normallik içerebilmekte ancak birey davranışlarını geliştirmek ve daha kaliteli bir yaşama ulaşmak istemektedir. Bu amaçla da bireye yardım edilebilir. Klinik tablolarda yukarıda bahsetmiş olduğumuz davranış kalıplarının biri veya birkaçı süreçte bulunabilir. Bu durumda tedavi programı da ona göre uygulanmalıdır. Normal haz verici davranışların üzerine bina edilecek pekiştirici süreçler elem ve sıkıntı veren yanlış davranışları nötralize etmek için kullanılabilir.

Davranışı dikkate alarak insana yaklaştığımızda mekanik bir yapıya yaklaşır gibi olmaktayız. Bu da insana yabancılaşmak gibi bir sonuç doğurabilmektedir. Ancak bize rahatsızlık veren bazı davranışlarımızın kaynağında o kadar basit koşullu şartlanmalar vardır ki sadece davranışçı tedavi yaklaşımlarıyla bunlar kolaylıkla çözülebilmektedir. Örneğin hastalıklı bir dönemde zoraki yemek yedirilmeye çalışılan bir çocuk, bulantı ve kusma şikâyetleri nedeniyle tüm yemeklere karşı bir tepkisel refleks oluşturabilir. Buna bağlı olarak birçok gıdayı yiyemeyen, onları yemeye yöneldiğinde bulantı ve kusma refleksi geliştiren bir hastada davranışçı tedavi teknikleri işe yarayabilir. Yine ilk cinsel deneyiminde kötü şartlarda aşağılanmış ve onuru zedelenmiş ve başarısız olmuş bir bireye davranışçı tekniklerle yardım edilebilir. Aşağıda bu tedavi tekniklerinin nasıl uygulandığını ve hangi klinik tablolarda etkin olarak uygulanabileceğini anlatmaya çalışacağım.

1. Davranış Hedefleri
Hasta bize müracaat ettiği zaman onun normal davranışlarıyla hastalıklı davranışlarını ayırdetmemiz gerekir. Hastanın hayat hikâyesi dinlendikten sonra hastayla işbirliği halinde hangi davranışlarının sıkıntı yarattığı tespit edilir. Hastanın değiştirmeyi arzu  ettiği davranışları belirlenir. Tedavinin amacı, belirlenen bu davranışları değiştirmektir. Anksiyete bozukluklarında özgül fobiye sahip olan bir hastada davranış hedefi olarak fobiye neden olan etkenden kaçmak yerine o etkenle yüzleşip sıkıntıya maruz kalmadan hayatını devam ettirmek hedeflenebilir. Asansör korkusu, yükseklik korkusu, hayvan korkusu, böcek korkusu, enjeksiyon ve kan korkusu gibi korkular hedef olarak alınabilir. Sosyal fobide bir grup içinde konuşma, konuşmayı başlatma, söz alma, lüks bir restoranda yemek yeme, kokteyle katılma gibi davranışlar hedef olarak belirlenebilir. Cinsel bozukluklarda kadınlarda vajinismus, erkeklerde sertleşme sorunları veya erken boşalma, davranış hedefleri olarak tespit edilebilir. Sigara, alkol ve madde bağımlılığı durumlarında ise bu bağımlılıklardan kurtulmak davranış hedefi olabilir. Davranış hedeflerinde bu davranışın nerede, ne kadar süreyle, nasıl uygulanacağı belirtilir.

2. Yüzleştirme
Kaçınılan bir davranışla yüzleşmek hedeflenir. Davranışlarımızın iki uçlu olduğunu biraz önce aktarmıştım: Yapmak zorunda hissettiklerimiz veya yapmamak zorunda hissettiklerimiz. Bunlar yapmak zorunda hissettiğimiz davranışlar ve yapmamak zorunda hissettiğimiz davranışlardır. Yapmak zorunda hissettiklerimiz bir kompulsif davranış olabileceği gibi bir şartlı refleks de olabilir. Yapmamak zorunda hissettiğimiz davranışımız ise genelde kaçınma davranışıdır. Bu durumda da bu eylemi yapacak olursak, sıkıntı, korku veya bunaltı hissedebiliriz. Her iki durumda da kişi tersini yaparak korktuğu durumla yüzleşmeli ve korkusunun anlamsız olduğu ona gösterilmelidir. Daha da ötesi koşullu şartlanmanın oluşma mantığına uygun bir şekilde haz verici bir durumla, kaçınılan veya sıkıntı duyulan davranışı eşleştirerek koşullu şartlanma tersine döndürülebilir. Pratik uygulamada obsesif  kompulsif bir hastayı ele alacak olursak, elleri kirlenecek kaygısıyla muhtelif mekânlara veya nesnelere dokunamamaktadır. Bu da hayatını ciddi manada kısıtlamaktadır. Davranış hedefi olarak, dokunamadığı nesne ve mekânlara dokunmak hedeflenmişse birey bunlara dokunmaya zorlanır. Dokunamadığı nesnelere dokunarak bu duygusuyla yüzleşir. Yüzleştirme devam etmelidir. Bu tip nesnelere dokunduktan sonra ellerinde kirlilik hissi duyan hasta bir an önce ellerini yıkamak istemektedir. Ancak burada da cevap engellenerek ellerini yıkaması engellenir ki burada da "yıkamam" şeklinde bir yüzleştirme söz konusudur.

3. Cevap/Uyarıcı hiyerarşisi
Psikiyatrik klinik tablolara baktığımız zaman davranışçı tedavi yöntemlerini uygulayabileceğimiz belirli alanlar ortaya çıkmaktadır. Zira her psikiyatrik klinik tabloda, davranışçı tedavi stratejilerini uygulamak mümkün değildir. Bizim klinik çalışmalarımızda davranışçı tedavi stratejilerini en çok uyguladığımız alanlar; anksiyete  bozuklukları, cinsel bozukluklar, yeme bozuklukları, madde bağımlılığı, cinsel sapmalar ve kişilik bozukluklarıdır. Davranışçı terapi bir davranışı ortadan kaldırmayı hedefler. Bu iki şekilde yapılabilir, ya aniden yüzleştirilerek veya aşamalı bir şekilde sindire sindire yol alarak. Sudan korkan birisini suya iterek ani yüzleştirme etkisiyle bu korkusunu ortadan kaldırabiliriz. Yükseklik korkusu olan birisini, yüksek bir yere çıkartıp bırakabiliriz. Bunlar belirli fobi türlerinde uygulayabileceğimiz yüzleştirme tedavi tekniğidir. Ancak birçok klinik tabloda tedavi basamak basamak ve aşamalı bir şekilde uygulanmalıdır. Burada davranış hedefi belirlenir, ancak davranış hedefine gidilirken aşamalı olarak geçilmesi gereken ara hedefler gerçekleştirilir.
Konuyu anksiyete bozuklukları çerçevesinde ele alacak olduğumuz zaman, daha açıklayıcı bir durumla karşılaşacağı kanaatindeyiz. Anksiyete bozukluklarından obsesif-kompulsif bozukluk, sosyal fobi, özgül fobi ve agorafobinin tedavisinde, cevap uyarıcı hiyerarşisi uygulanmalıdır. Mesela temizlik takıntısı olan bir hasta evine dışarıdan hiçbir maddeyi kabul edememekte, eşi ve çocukları eve geldiğinde onları antrede bekletip elbiselerini çıkarttırmakta, dış çamaşırlarını direkt olarak çamaşır makinesine atmaktadır. Burada tedavinin amacı bu hanımın rahatlıkla dışarıdan alışveriş yapabilmesi ve dışarı kıyafetiyle eve giriş-çıkışın temin edilmesidir. Bu hanıma sıkıntısının derecesinin neye göre arttığı sorulduğu zaman; tanımadığı insanların kirli dış kıyafetleri ile evine girmesi, evindeki eşyalara dokunması, koltuklarına ve yatağına oturması çok büyük bir sıkıntı veren bir durum şeklinde değerlendirilirken; kendisini dış kıyafetle evin içine girip koltuğa oturması en az sıkıntı veren bir durum olarak ortaya konmaktadır. Burada karşımıza hiyerarşik bir derece sıralaması çıkmaktadır ki en çok sıkıntı veren duygu ile en az sıkıntı veren duygu arasında yüzlerce derece vardır. Bu hastamızın tedavisinde, ilk basamakta en az sıkıntı veren davranış hedefine yönenilerek onun başarı ile geçilmesi amaçlanır. Birinci hedef tamamlandıktan sonra ikinci hedefe geçilir. Bu hedefler ard arda uygulanarak en son hedefe ulaşılır.
Sosyal fobide büyük bir kitlenin önünde konuşma yapmak, büyük bir sıkıntı verici hal iken komşunun oğlu ile apartman girişinde selamlaşmak veya minibüs şoföründen parasının üzerini istemek en alt düzeyde sıkıntı veren bir hal olabilir. Davranış hedefleri en hafif halden başlayarak daha ağır hallere doğru uzanır ki bir birey problemini hekimin önüne getirdiğinde bütün bu boyutların ortaya çıkarılabilmesi için, bu problemi bütün boyutlarıyla hekimiyle paylaşmalıdır. Bununla birlikte sosyo-fobik bir birey, sosyal fobisinin kendi yaşam alanının hangi alanlarına nüfuz ettiğini tespit etmeli, bu alanlardan nasıl kaçındığını görmeli ve bu alanlarla ilgili faaliyet yürütecek olsaydı hangi düzeyde bir sıkıntıya sahip olabileceğini derecelendirmelidir. İşte 0 ile 100 arasında yapılan bu derecelendirme, davranış hedeflerinin hiyerarşik sıralanışını bize gösterir. Cinsel işlev bozukluklarında cinsellikle ilgili tiksintisi ve nefreti olan bir bireyin sağlıklı bir cinsel ilişki kurması en ağır sıkıntı veren bir hal iken cinsellikten nefret etmez hale gelmesi veya düşünmesi hafif bir hal olarak nitelendirilebilir. Bu çerçevede cinsel işlev bozukluğu olan hastalarda öncelikle cinsellikle ilgili negatif şartlanmanın önüne geçilmesi, arzu  duyumu oluşturularak koşullu şartlanma meydana getirilmesi ve ardından da tahrik ve orgazm aşamasına ulaştırılması gerekmektedir. Madde bağımlığı ve kişilik bozukluklarında da benzer çerçeveler uygulanmalıdır.

4. Modelleme
En güçlü tedavi şekli, hekimin veya terapistin beklenen davranışı kendi hayatında hissederek yaşaması ve uygulamasıdır. Hekim kendi içsel zaaflarını aşıp, davranışlarıyla ve duygulanımıyla doğru ve güzeli yapıyorsa bu, kendiliğinden bir model olmakta ve oluşturmatadır. Hasta, hekiminin davranışlarını gözlemler ve yorumlama yapar. Yapmak istediği davranışları hekimin içtenlikle ve doğal bir şeklide yaptığını görmesi hastanın işini kolaylaştırır. Hasta, hekimin bu davranışlarını model alarak kendi hayatında uygulamaya çalışır. Özellikle iletişim becerisinin kurulması, ben kelimesinin kullanılması, jest, mimik ve konuşmanın akıcılığı ve uygunluğunun ortaya konması ve oturma şekli davranışları tamamen modellenir. Hasta herhangi bir problem karşısında nasıl davranacağını bilmeyebilir. Burada en kısa ve kestirme yol hekimin bu davranış şeklini hastasına göstermesidir.
Otistik bir durumda kalmış, toplum tarafından dışlanmış ve kendi odasına kapanmış ergen yaştaki bir hanım kızımızın tedavi sürecinde, daha çok modelleme teknikleri kullandık. O güne kadar ilkokulu bitirdikten sonra kiloları nedeniyle arkadaşları tarafından hakarete maruz kalmış bu kızımız, yıllarca kendisini odasına hapsetmişti. Aile içerisinde de aynı şaka ve aşağılanmaya maruz kalması dolayısıyla tüm insanlarla iletişimini kesmişti. Terapötik tedavideki işbirliğini kurduktan sonra hastamızı sosyal hayatın içinde nasıl davranacağını öğretmeye çalıştık. Lokantaya nasıl girilir, nasıl yemek istenir, nasıl kalkılır, markette nasıl davranılır, bir delikanlıyla çıkma teklifi nasıl karşılanır, tüm bunlar detaylı bir şekilde davranış hedefi olarak belirlendi. Her bir seansta belirlenen bir davranış hedefi üzerine bir senaryo hazırlandı. Bu senaryo perspektifinde biz önce kendisi bir model olarak o rolü oynadık. Ardından aynı rolü oynaması için hastamızı yüreklendirdik. İlk çalışmamızda dışardan herhangi bir şey satın almamış, konuşma becerisi oldukça yetersiz olan bu hastamızın bir ses kaseti alması istendi. İlk görevi başarıyla tamamladıktan sonra gelişen terapi süreçlerinde 18 yaşındaki bir genç kızın yapabileceği tüm soysal işleri yapabilir düzeye geldi. Tüm çalışma, hekimin modelleme ve hastanın taklit çalışmasıydı. Obsesif kompulsif bozukluklarda, özgür fobilerde veya sosyal fobilerde de bu modelleme rahatlıkla uygulanabilir.
Sosyal fobi şikâyetiyle bize gelen üniversite öğrencisi bir hastamız, başkalarının bulunduğu ortamlarda hatalı bir davranışta bulunmaktan çok korkuyor ve kaçınma davranışları geliştiriyordu. Bu hastamıza hatalı davranış yapabileceği, bunun da gayet doğal olduğunu gösterdik. Seans odasında elimdeki fincanı yere vurarak kırdım; hastam şaşırmıştı. Ardından hastamın eline fincan vererek seans odasında bunu kırmasını istedim; büyük bir tedirginlik yaşadıktan sonra elindeki fincanı yavaşça yere düşürdü, ancak fincan kırılmadı. Bu davranışını benim gibi daha güçlü ve korkmadan yapmasını istedik; ancak dördüncü denemesinde fincanı kırabilmeyi başardı. Modellenen davranış taklit edilerek yapılmış, korku kontrol altına alınmıştı. Hastamızın aynı davranışı grup terapisinde yapması önerildi ve yeni bir davranış hedefi ortaya konuldu. Hastamız bu davranışı da başarıyla yapınca hayatında büyük değişimler meydana geldi.

5. Taklit
Hasta, doktorunun model olarak gösterdiği davranış ya da tepkileri kopyalar. Davranışçı model içinde biraz önce bahsettiğimiz hasta, doktorun fincan kırma eylemini taklit ettiğinde bu eylemi taklit etmiş olur. Ruhsal gelişimin doğal seyrine baktığımızda taklit etme epigenetik  bir temele dayanmaktadır. Dikkat edilirse çocukların jest ve mimikleri aileden aldıkları jest ve mimiklerdir. Yürüyüş stilleri, el kol hareketleri ve konuşmanın tonu hep taklit edilerek oluşan süreçlerdir. Bunlar bilinçdışı  ve otomatik olarak oluşan süreçlerdir. Terapi ise bu süreçleri bilinçli kılma halidir. Yanlış olan davranışlar yerine, bilinçli bir şekilde işleyebilecek süreçleri ikame etme çalışmasıdır. Burada en önemli öğe, bireyin taklit edeceği davranışa inanması ve taklit edilecek davranışın da gerçekçi olmasıdır. Taklitle başlayan terapi süreci kendiliğinden bir iyileşme dönemine girebilmektedir. Bazı depresyon  hastalarımıza mutlu insanları taklit etmesini öneririz. Bir nevi mutluluk oyunu oynamasını isteriz. Mutlu insanın yaşam stilini taklit etmeye çalışan depresyon hastası bir müddet sonra anormal duygulanım ve davranışlarından sıyrılarak pozitif süreçlere girmektedir. Cinsel işlev bozukluğunda isteksiz olan bir partnerin arzulu ve istekli bir partneri oynaması yine davranışçı bir taklide örnek olarak verilebilir.

6. Davranış provası
Hastanın problemine göre yapması istenen davranış uygulamaları prova olarak seans odasında uygulatılır. Bu çerçevede birçok senaryo oluşturulabilir. Özellikle sosyal fobik hastalarımıza bir grup karşısındaki konuşma yetilerini artırmak ve konuşmayı sürdürebilmelerini temin için konferans verdirmekteyiz. Bildiği herhangi bir konuda hayal ettiği bir grup önünde on dakika konuşma provası yapılmaktadır. Tabi ki bu noktadan hareketle bir sosyal fobi hastasının sadece davranışsal tedavilerle tedavi edilebileceği düşünülmemelidir.
Zira bu tür hastalarda grup karşısına çıkma hususunda kognitif birçok çarpıtmalara dayalı bilgi işleme hataları bulunmakla birlikte aynı zamanda ödipal  çatışmanın oto kastrasyonu da söz konusu olabilmektedir. Bir hastanın hastalık formulasyonu yapılıp tedavi prosedürü oluşturulurken tüm bunlar göz önünde bulundurulmalıdır. Özgüven eksikliği hisseden hastalarımızda özgüven hissedebilecekleri kişilik profili oluşturulurken çeşitli senaryolar hazırlamaktayız. Bunlarda hastamıza önerdiğimiz rolleri önce biz oynamakta daha sonra rol değişimiyle prova yaptırmaktayız. Bu provaların satıhta kalmaması, sadece davranışçı olmaması ve duygusal yapıya da işlemesi için gayret etmekteyiz. Bunun için de davranış provalarını hipnotik trans  altında oluşturduğumuz hipno-dramalarda oluşturmakta, zihnin biyolojik şablonsal alt yapısını öncellikle temin etmekteyiz.
Hipnotik trans altında yapılan çalışmalara, davranış provası açısından çok önemli bir görev yüklenmektedir. Kişi trans altında sosyal hayattaki problemleriyle ilintili yaşantılarını birebir rüyaya taşımaktadır. Bu rüyalardaki düşünce, duygu ve davranış gerçekte olanla hemen hemen ortaya çıkmaktadır. Bu durumda da hekim hastasına gerçek hayata müdahale eder gibi müdahale etmekte, kilitlendiği yerlerde onu desteklemekte ve alternatif çıkış yollarını ona öğretmektedir.

7. Gevşeme ve Rahatlama çalışması
Her düşüncenin her duygulanımın her davranışın beyinde biyokimyasal karşılığı vardır. Beyindeki elektriksel aktivitenin niteliğine göre düşünce, duygu ve davranış ortaya çıkar. Negatif duygular otomatik olarak kişinin fiziksel yapısını etkiler. Negatif duygular genellikle korku, sıkıntı ve stres  duygularıdır. Bu duyguları hisseden bir organizma tedirginlik içindedir. Tedirginlik vücut kaslarının gerilmesi, ağzın kuruması, nefesin daralması, bağırsak hareketlerinin artması ve zaman zaman terleme ya da zaman zaman üşüme şeklinde kendini gösterir. Bu durum kişinin dağıldığının, irade kontrolünü kaybettiğinin ve zaafiyet içine düştüğünün tescilidir. Organizmayı bütün kılan şey kontrol duygusunun irademiz altında olmasıdır. Kontrolü kaybettiğimiz yerde sıkıntı ve stres dama taşları gibi peş peşe devrilerek organizmayı bir açmaza sürükler. Panik bozuklukta, sosyal fobide, özgür fobide, anksiyete  bozukluğunda ve diğer rahatsızlıklarda bütün tablo kontrol duygusunun kaybedilmesi ile başlar. Böyle bir organizmaya veya bireye yapılacak ilk iş kontrol duygusunu tekrardan tesis etme çalışmasıdır. Birey duygularını, düşüncelerini, kontrol edememektedir. En basit şekilde kontrol çalışması vücut üzerindeki kaslar üzerinden temin edilebilir ki burada birçok amaç güdülmektedir. Kişi düşüncesi ile gevşemeye, rahatlamaya ve sıkıntıdan kurtulmaya çalışmaktadır. Bunun için gevşeme ve rahatlama çalışmalarını öğretebilirsek kontrol duygusu bireyin kendisine geçer ve kısır döngüyü bu şekilde kırmış olur. Pek bu nasıl sağlanmakta, meydana gelmekte ve neler olmaktadır.
1. Düşünce ve duygu üzerinde kontrolünü kaybetmiş ve olumsuz bir kısır döngüye düşmüş bireyde kontrolü oluşturmanın ilk yolu, düşünceyi farklı bir noktaya odaklamayı temin etmektir. Beynimizin çalışma ilkelerine göre zihnimiz aynı anda iki şeyi düşünemez. İradi dikkatle aynı anda iki şeyi yapamaz. Otomatizma kazanmış birçok fonksiyonu aynı anda yapabildiğimiz halde, iradi dikkatle aynı anda ancak bir şeye yoğunlaşabiliriz. Bunu tren hattında giden bir trene benzetebiliriz. Trenin önünde ilerde yol ikiye ayrılmaktadır. Bir makas vardır. Makasçı kulübesinde oturan irademiz gibi trenin hangi hatta gireceğine karar veren mercidir. O anda panik atak içerisinde kısır döngüye düşmüş, negatif bir yolda ilerleyen tren her an bu hattan uzaklaştırılabilir. Bunu da mümkün kılacak şey kişinin iradesiyle tren yolunun makasını değiştirmesidir. Bu da dikkatin bir başka yere odaklanmasıyla mümkündür. Düşüncemizi en kolay şekilde nefesimize odaklayabilir, nasıl nefes alıp verdiğimizi, düşündüğümüzü ve nefesin ritmini kontrol edebildiğimizi gördüğümüz zaman, sanki kontrol edilemeyen bu organizmada kontrol edilebilir bir gedik açılmış olur. İradi dikkatimiz ve seçimimizle nefesimiz üzerine kuracağımız kontrol duygusu bir süre sonra yavaş ve sakin nefesler alıp vererek beynin biyolojik yapısını değiştirir. Rahat ve sakin alınan bu nefesler vücudumuzda otomatik olarak bir gevşemeyi temin eder. Bu da bireyin gerilimden kurtulup gevşemeye doğru yoğunlaşmasını sağlar.
2. Kontrolsüzlüğün üzerine açılmış olan gedikten girilerek oluşturulan kontrol etme duygusu, planlı bir şekilde kaslarımızın gerilip gevşetilmesi haline dönüştürülür. Zaten gerilim içerisinde bulunan kaslar gerilimlerinden habersizdir. Kişinin iradi dikkati, gerilmiş olan kaslarının üzerine odaklanarak onları gevşetebileceğini kendine gösterir. Özellikle ayaklardan veya ellerden başlayan gevşeme telkinleri kişinin inancıyla pekişerek devam eder. Nefes ile başlayan kontrol duygusu oto telkinlerle tüm kas yapısının gevşemesi şeklinde ilerletilir. Aşama aşama tüm kas grupları gevşetilerek vücudun üzeninde tam bir hâkimiyet kurulur. Nefes ve kas yapısı üzerinde kurulan bu hâkimiyet duygusu ve gevşeme hali beyinde hemen yankı bulur. Kişi panik atağın, korkunun, sosyal fobinin ve anksiyetenin getirmiş olduğu stres  dalgasından kurtarılmış olur.
3. Vücut üzerinde tesis edilen bu rahatlama ve gevşemeden sonra bunun kalıcı olabilmesi için zihninde hemen bu işe katılması gerekir. Bu aşamada hemen zihnin arka planında duran negatif imge ve imajların yerine pozitiflerinin ikame edilmesi gerekir. Aksi durumda düşman tekrar hortlayabilir ve negatif duygular ve düşünceler zihni tekrardan işgal edebilir. Bunun önüne geçmek için buna fırsat vermeden mücadelenin devam etmesi gerekir. Birey bu aşamada olumlu bir hayal dünyasına sokulur. Bireyin hayal dünyasında olumlu bir senaryo oluşturabilmek için hekimin senaryolaştırdığı bir motif, bir erken sahne canlandırılmaya çalışılır. Bu başarılırsa zihin olumlu bir kalıba dönüştürülmüş demektir. Hekimin önerdiği olumlu senaryo hayali uygulamaya sokulamazsa bireyden geçmişte yaşadığı güzel anılarını hatırlaması istenir. Ve onları en ince detayına kadar anlatması talep edilir. Bütün amaç, problem kaynağından kişiyi olabildiğince uzaklaştıracak davranışsal düşünsel ve duygusal hâkimiyet ve kontrol duygusunu tesis etmektir.
4. Nefes egzersizi, kas gevşemesi ve olumlu ima çalışması ile kontrol duygusunu tesis etmiş olan birey, korkulan öğe ile bu kontrol duygusu altında imaj çalışmalarıyla özellikle yüzleştirilerek korkulan öğenin de her zaman kontrol edilebilirliği gösterilmeye çalışılır. Panik bozukluğu olan bir hastada, böyle bir aşamada panik bozukluğu aktive eden faktörler hayal edilerek panik bozukluk semptomlarının oluşturulması temin edilir. Hemen ardından da güçlü iradenin olaya el koymasıyla panik belirtileri devre dışı bırakılabilir. Bu çalışma mükerrer defa yapıldığında beynin biyolojik alt yapısı da nedensel olarak bundan etkilenip ona uygun hale dönüşür.

8. Düşünce-Duygu-Davranış Kısır Döngüsünü Kırma
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi düşüncemiz aynı anda tek bir şeye yoğunlaşabilir. Aynı anda iki şeyi düşünemeyiz ve düşüncelerimiz davranışlarımızı belirleyen temel etkenlerdir. Ayrıca her bir düşünce mutlaka bir duygu ile kodlanmıştır. Her düşüncenin zihinde canlanmasıyla beraber onunla senkronize olan duygu otomatik olarak devreye girer. Duygu hemen kas sistemini etkileyerek bireyin jest ve mimiklerini ve kas faaliyetini farklılaştırıp davranışsal kalıplar oluşturur. Anksiyete bozuklukları, duygu durum bozuklukları ve diğer birçok klinik tabloda düşünce ile başlayan kısır bir döngü söz konusudur. Öğrenilmiş veya çarpıtılmış bir düşünceyle böyle bir sistem aktif hale dönüştürülebilir ve negatif bir şartlanmanın etkisiyle negatif bir düşünceye geçiş yaptırılabilir. Olumsuz bir düşünce zihnimizde otomatik olarak olumsuz bir çağrışım zinciri meydana getirir ve olumsuz düşünceler beraberinde hemen olumsuz duyguları hissettirir. Olumsuz düşünce-duygu işbirliği ile birey kısır döngünün üçüncü aşamasının davranışsal bir örüntüsü içine girer. Olumsuza odaklı olan düşünce bu davranışlara odaklanarak aldığı negatif geri bildirimle haklılığına yeni bir kanıt bulur ve olumsuz düşünceler daha yoğun, daha pekişerek varlığını sürdürür. Olumsuz düşüncelerin bu yoğunluğu karşısında duygusal yapısı daha da bozulur ve kötüleşir. Kötüleşen bu tablo karşısında davranışlarımız düşünce ve duygumuza eşlik ederek çok daha perişan bir tablo ortaya çıkarır ki, bu yapı da düşüncelerimizi tekrar olumsuz yönde etkiler. Bu kısır döngü bu şekilde devam edip gider. Bu kısır döngünün bir yerine müdahale edilip kırılmadığı müddetçe kişi bu sarmaldan kurtulamaz.
Bir iki klinik tablodan bu durumda örnek verecek olursak şöyle bir tablo ile karşılaşırız: Bir depresyon  hastası olarak, düşüncelerinde otomatik olumsuz çağrışımlara yönelen bir bireyizdir. Olumsuz üçlü dediğimiz; geçmişi, bugünü ve geleceği olumsuz değerlendiren bakış tarzı, düşünce olarak zihnimize hücum eder. Her şey kapkaranlık ve umutsuz bir dünya söz konusudur. Geçmişte yaşanılan olumsuzluklarla dolu anılar zihne hücum eder ve duygusal yapı bütün ağırlığı ile ruhumuza çöker. Kendimizi bedbin, umutsuz, sıkıntılı ve mutsuz hissederiz. Tablo çok kötüdür. Ruhumuzun hissettiği bu duygulanıma bedenimiz hemen cevap verir. Omuzlarımız düşer, enerjimiz kaybolur. Yüzümüzün ifadesi mutsuz bir çehreye dönüşür. Bu halimizi aynada seyrettiğimizde veya civardaki insanlardan bu halimizle ilgili geri bildirim aldığımızda ne kadar mutsuz, çaresiz ve çözümsüz olduğumuzu bir daha idrak ederiz. Otomatik olumsuz düşünceler bu davranışsal kalıplara bakarak tekrardan sistemi negatif olarak etkilemeye başlarlar ve daha yoğun olumsuz düşünceleri devreye sokarlar. Gelecekle ilgili felaket tellallığı yapan yorumlar zihne hücum eder. Hayalde canlandırılan olumsuz fantezilerle duygu durum daha da berbat bir hal alır. Bu tablo elbette ki davranışlarımıza daha da olumsuz bir şekilde etki ederek yıkılmış bir insan tablosu ortaya çıkar; sonuçta kısır döngü devam eder gider.
Panik bozukluğu olan bir hastada, ortada hiçbir şey yokken olumsuz bir düşünceyle bu kısır döngü ateşlenebilir. 'Acaba kalp krizi geçirir miyim' düşüncesi bireyin kalbine odaklanmasını oluşturur. Kalbe odaklanan birey kalbinin sesini dinler. Böyle bir odaklanma esnasında kalpteki bir ritim değişikliği, bir sürat değişikliği hemen olumsuz çağrışım zinciriyle katastrofik bir yoruma neden olur. Evet, kalp krizi başlamak üzeredir. Duygu durum hemen buna eşlik eder. Korku, sıkıntı, çaresizlik hissi ve telaş bütün zihnimizi kaplar. Çok kısa süre içinde felaketle ilgili hayali tablolar zihnimizde otomatik olarak canlanır. Bir an önce en yakın bir hastaneye ulaşılmalıdır. Yoksa ölüm  hemen yanı başımızdadır. Bu düşünceler ve duygulanımlara davranışsal kalıplarımız eşlik eder. Bu korkuya eşlik eden kalbimiz süratlenir ve tansiyonumuz düşer, ellerimiz uyuşur ve yüzümüzden kan çekilir. Bu davranışsal, fizyolojik korku şablonu, olumsuz düşünceleri yakalamakta mahir olan beynimiz tarafından hemen tutulur. Bu ikinci derece davranışsal belirtiler kalp krizinin kesin işareti ve delili olarak algılanır. Kısır döngü kurulmuş, kişi panik atağa sokulmuştur. Bu yoğun ölüm korkusu ve kaygılarla ulaşılan bir acil serviste hekimin rahatlatıcı ve garanti veren cümleleriyle kısır döngü ancak durdurulabilmiştir.
Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi birey çeşitli klinik tablolarda kısır döngüyü her zaman yaşamakta ve bu kısır döngüden çıkamamaktadır. Bu kısır döngünün her üç aşamasında da kısır döngüyü iradeyle kırmak mümkündür. Olumsuz otomatik düşüncelerin geldiğini hisseden birey, olumsuz otomatik düşünceleri bloke edici bilişsel terapi teknikler uyguladığında kısır döngüyü başlangıç aşamasında durdurabilir. Olumsuz düşüncenin yerine olumlu düşünceyi getirme ve farklı bir düşünceye odaklanma çözümlerden birisidir. Düşünceyi değiştirme ve kontrol altına alma ile ilgili detaylı bilgi bilişsel tedavi stratejileri kısmında anlatılmaktadır. Otomatik düşünce zihne hakim olmuş, olumsuz duygulanım vücudu sarmışsa bu aşamada düşünceyi durdurmak mümkün değildir. Böyle durumlarda bireye direkt olarak ima¬ji¬nas¬yon çalışması yaptırılması önerilir. Bu, bir nevi bilgisayar ekranındaki negatif görüntünün önüne, güzel bir ekran koruyucu getirmek gibidir. Birey ya hayali olarak ya da geçmişte yaşadığı mutlu bir anısını canlandırmaya çalışır ve bu hatırasına yönelir. Hayatındaki çok mutlu olduğu bir hatırayı canlandırabilen bir birey, otomatik olarak o günün duygu durumunu da çağırmış olur. Bu şekilde birey olumsuz duygu durum aşamasında kısır döngüyü bloke etmiştir. Bu aşamada da kısır döngüyü bloke edemeyen bireyden üçüncü devrede davranışlarını düzeltmesi istenir. Tüm olumsuzluklarına rağmen kendini koyuvermemesi ve olumlu davranışlarını ısrarla sürdürmesi istenir. Mesela depresyondaki bir hastanın, kendini mutsuz hissetse bile sabah kalkmasını, takım elbisesini giymesini, günlük tıraşını olmasını ve dişlerini fırçalamasını isteriz. Eskiden zevk aldığı mekânlara gitmesini, eskiden zevk aldığı hobilerine yönelmesini teklif ederiz. Bu aşamada kısır döngüyü kırmaya çalışırız. Kısır döngünün nasıl kırılacağı, modellemeyle seans odasında hastalara gösterilebilir. Bunun daha canlı ve gerçekçi olması isteniyorsa bu, hipnotik trans  anında yaşatılabilir. Özellikle panik atakla seyreden rahatsızlıklar, oluşturulan olumsuz senaryolarla suni olarak meydana getirilir. Ardından da bireye bunu nasıl kontrol edeceği temsil  (rol playing) ile yaşatılır.

9. Aktivite Programı
Sabahleyin kalktığımızda o gün yapacağımız işler zihnimizden geçer. Gün boyunca yapacağımız işlerin bir kısmı bizi heyecanlandırıp mutlu ederken, bazıları daha saati gelmeden içimizde bir sıkıntı doğurur. Bu durum, haz-elem ilkesindeki klasik kuramın işleyişiyle ilgilidir. Bir depresyon  hastasında depresif duygu durumundan sıyrılmak için kişinin normal zamandaki günlük aktivite programını incelemek gerekir. O birey hasta olmadan önce hangi aktivitelerden hoşnutluk duyuyor, hangilerinden bunaltı ve sıkıntı hissediyor, bunların tespit edilerek listesinin yapılması gerekir. Bu liste en hoşnutluk veren duygudan en sıkıntı veren duyguya doğru derecelendirilmelidir. Bir depresyon hastası davranışsal bir eylemi yapabilmesi için büyük motivasyona ihtiyaç duyar. Onun için basit bir eylemi yapmak dayanılmaz bir acı verebilir. Traş olmak, banyo yapmak, yaşadığı mekânı temizlemek, sabah kalkmak, insanlarla konuşmak ve dişini fırçalamak o bireye çok zor ve ağır gelebilir. Böyle bir bireyi tedavi edebilmek için zor olan bir takım yükümlülüklerden başlanamaz. O insanın zevk alabildiği uğraş alanları tespit edilerek öncelikle o alanda var olması ve o eylemlerden tekrardan zevk alabilir hale gelmesi temin edilir ve daha sonra aşamalı bir şekilde diğer alanlara yönelinir.
Aktivite programı hazırlanırken bireyin günlük yaşamında hissettiği duyguların farkındalık düzeyi artırılmaya çalışılır. Gün içinde yaptığı eylemlerin hangisinden keyif almakta, mutluluk hissetmekte, zevk almakta; huzur, dinginlik ve doygunluk hissetmekte; hangilerinden keder, kaygı, endişe, vesvese, daralma, korku, yetersizlik hissi, alay edilme, dışlanma, yalnızlık, sıkıntı hissetmektedir. Bunların bir listesi yapıldığında rahatsızlığı oluşturan kaynaklar, durumlar, ortamlar ve nesne ilişkileri daha net bir şekilde ortaya çıkar. Önümüze konan bu liste sayesinde de neyi neyle, eşleştireceğimizi, neyi neyle nötralize edeceğimizi görebiliriz.

10. Aktif Dinleme Eğitimi
İnsanlar birbirlerini dinlemeden konuşuyorlar. Çok ilginçtir ki gözlemlediğim on konuşmacıdan sekizi karşı tarafı dinlemeden cevap veriyor. İnsanlar konuşurken konuşmanın gerekçesi çok önemlidir. Konuşmak genellikle iki veya ikiden çok insanın bir fikri paylaşma, bir konuyu açıklığa kavuşturma ve bir sonuca ulaşmaya çalışma gayretidir. Ancak konuşmalarda bu amacın yanında çok farklı amaçlar da kendini gösterebilmektedir. Bu amaçları şu şekilde sıralayabiliriz.
1. Yaşanmış acı bir olayı, bir mutsuzluğu veya nadiren bir mutluluğu sindirebilmek için ortaya çıkan konuşma şekli. Burada karşı tarafın ne istediği, ne beklediği veya kim olduğu hiç önemli değildir. Kişi sadece konuşur, karşı tarafı hiç dinlemez, anlamaz, anlamaya da ihtiyaç duymaz.
2. İnanmadığı düşüncelerini, kendini inandırmak için, sesli olarak dile getirerek karşısındaki birisine hitap etme tarzındaki konuşma şekli. Kişi bir konuda inanç besler fakat bu inancının aleyhine de birçok delil vardır. Ama kişinin bu düşünceyi benimsemesi şartlar gereği zaruri bir hal almıştır. Ama zihninin bir tarafı bu düşünceye direnmektedir. Bunun için etrafında düşüncesini onaylatabileceği, özellikle görüş beyan edemeyen zayıf karakterli insanlar arar. Kendi düşüncelerini yüksek ses tonuyla onlara anlatır. Bu, siyasal bir partinin üstünlüğünü anlatmak olabileceği gibi herhangi bir konuda kendi haklılığını savunmak da olabilir. Bu birey de karşıdakini dinleme zahmetinde bulunmaz.
3. Hâkimiyetini tesis etmek için konuşmayı araç olarak kullananlar. Özelikle otorite figürü konumunda olup narsist kişilik örüntüsünde bulunan bireyler kendi düşüncelerini karşı tarafa empoze etmeyi değil onu işgal etme hareketini sürdürürler. Karşı tarafı, fikirlerini dinlemeksizin ve önemsemeksizin kendi düşüncelerinin mutlak doğrular olduğuna inandırırlar. Karşı tarafla bu bağlamda konuşurlar.
4. Kendi savunduğu fikri, kişiliği ile bütünleştirip kişilik savunmasına dönüştürme konuşmaları. Bunlar kişilik ile, konuşma içeriğini ayrıştıramamış ve ileri sürdüğü her fikri son damlasına kadar savunma ihtiyacı hisseden bireylerin konuşma biçimidir. Bunlar karşı tarafla tartışmaya girerler ancak onların ne dediğini anlamaya çalışmaktan ziyade, konuşmalarında açık arayıp eksik bulmak için dinlerler. Konuşma sürdürülürken onların iddialarını çürütücü karşı savunma aranarak bu dinleme devam ettirilir.
5. Son konuşma şekli aktif dinleme şeklidir. Rasyonel bir kimliğin, yetkin bir yapının, olgunlaşmış bir bireyin gerçeğe ve hakikate ulaşmak için yaptığı bir konuşma tarzıdır. Bir konu ile ilgili bir iletişime geçtiğinde kişi öncelikle karşı tarafın ne demek istediğini tam manasıyla kavramaya çalışarak dinler ki bu aktif bir dinlemedir. Dinledikten sonra kavramasının doğru olup olmadığını test amacına yönelik olarak anladığı konuyu kendi cümleleriyle karşı tarafa aksettirir. Doğru anlayıp anlamadığını, karşı tarafın düşüncelerini kavrayıp kavrayamadığını karşı tarafa sorar. Karşı taraftan olumlu bir cevap alırsa aktif bir şekilde, gerçek manada karşıyı dinlediği ortaya çıkar. Aktif olarak dinlediği ve kavradığı bu fikirlere karşı farklı düşünceleri varsa, katıldığı ve katılmadığı yönleri karşı tarafa aktarır. Karşı tarafın da dinleme şekli aktif dinleme ise bu iletişim sağlıklıdır. Bu iletişim tarzından her iki taraf da büyük yararlar görür. Aktif dinlemenin olmadığı ve hiçbir konuşmanın yarar sağlanmadığı gibi bir iletişim de ortaya çıkmaz. Bu bir kör dövüşü gibidir. Herkes kafasındakini ortaya atarak çekilir. Bu da patolojik yapıların pekişerek devamını ve iletişim bozukluğunun artmasını beraberinde getirir.
6. Hasta yukarıdaki konuşma modellerinden ilk dört modeli uyguluyorsa bunun ciddi sorunlar doğuracağı ve rahatsızlıkların kaynağında bu tip bir konuşma sitilinin olduğu anlatılır ve ikna edilir. Hastaya aktif dinlemenin nasıl yapılacağı modelleme ve taklit yaptırılarak öğretilir. Aktif dinlemeyi öğrenmiş olan hasta sorunlarını daha rahat aşabilir.

11. Kendini Ödüllendirme
Bütün canlılar davranışlarının pekişebilmesi için ödüllendirilmelidir. Ödüllendirilen tüm davranışlar pekişerek devam ederken cezalandırılan davranışlar kaçınılan davranışlar olur. Bu evrensel bir gerçek olup tarih boyunca insanoğlunun eğitiminde de kullanılmış yaygın bir eğitim modelidir. Yaşantımıza baktığımızda ödüllendirildiğimiz her alanda başarılı olduğumuzu, aşağılanıp cezalandırıldığımız alanlarda da başarısız olduğumuzu görürüz.
Lise birinci sınıfa kadar matematik dersim çok kötü idi. Lise birde yeni bir matematik hocası geldi. Sıralar arasında dolaşırken benim önümde durdu. Elinde bir tespih vardı. Tespihi sallayarak, kafama hafifçe vurarak şöyle dedi: "Sen çok zeki bir çocuğa benziyorsun, gözlerinde zekâ parıltıları görüyorum." Bu sözleri işittikten sonra hocamı çok sevdim. Hocamı sevince matematiğe olan ilgim arttı. Benim için kaotik olan rakamlar anlamlı hale dönüştü. Hayatımda ilk defa bir matematik sınavında on aldım ve bu bende öz güvene yol açtı. O günden bugüne gelişen süreç içerisinde, ödüllendirile ödüllendirile (sosyal, psikolojik, ekonomik) bu kitabı yazmaya muvaffak oldum.
Sosyal hayatın her alanında bu espri geçerli iken rahatsızlıkların tedavisinde de aynı yapı etkinliğini sürdürür. Ödüllendirme başkaları tarafından yapılabileceği gibi insanın kendisini ödüllendirmesi şeklinde de yapılabilir. Bir rahatsızlıkla mücadele eden bir birey bu rahatsızlığının tedavisinde belirli kademelere ulaştığında her kademede kendini ödüllendirerek olumlu pekiştirici süreçleri faaliyete geçirmelidir. Başarısız olduğunda veya gerileme yaşadığında da kendini cezalandırmalıdır. Haz aldığı bir fonksiyondan vazgeçebilmeli veya o hazzı erteleyebilmelidir. Bireyin kendini ödüllendirmesi, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik seviyesiyle orantılı olmalıdır. Depresyon hastalarında, sosyal fobiklerde, obsesif  kompulsif bozukluklarda ve cinsel işlev bozukluklarında davranışçı kendini ödüllendirme tekniği rahatlıkla kullanılabilir. Bu ödül menüsü kendisine verilebilecek olan bir aferin olabildiği gibi bir sinema bileti, bir tiyatro veya konser bileti, bir kıyafet ve bir tatil gibi değişik menüler de olabilir.

Kaynaklar:
-Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ - Bütüncül Psikoterapi